18 Mayıs 2011 Çarşamba

Başlangıç

Oturmuş denizi izliyorum
İstinye sahilinde, tahtadan bir banka oturmuş.
Yere yakın bulutlar var
Dünyayı daraltan.
Bir çiçek var,
Sadece belediyenin izin verdiği yerde yaşayan.
Ne kira var, ne elektrik, ne su
Şehrin en güzel yerinen konan
Öyle güzel bir çiçek de değil.

Dalgalar da var, rüzgâr iş birliğiyle
Göz alıyor, köpürmüyorlar.
Yine de mat bir rengi var
Eskimiş, tozla kaplı bir sandık misali
İçinde romantik intaharcıların
Çürümüş cesetleri saklı.
Su da sıkılmış belli ki
Oraya buraya koşmaktan.

Kuşlar falan da var.
Öyle cıvıl cıvıl falan değiller
Bir saka kuşu yaklaşıyor yanıma
Eski şen şakraklığı yok
Ötmeyi unutmamış ama üşeniyor
Her halinden belli
Gelip, sigarama ortak oluyor.

En romantik sahnelerden biri...
Rüzgar kesiliyor, dalgalar sönüyor
Bulutlar yükselip yerlerine dönüyor
Kuş uçup kaçıyor
Çiçeğin üstüne de itin teki sıçıyor.
Yalnızlık böyle böyle
Ağırlaşıyor...

Gümüş top

Şimdi güneş var havada
Yakıyor, Kavuruyor.
Doğal solaryum misali
Yetmiş yedi farklı ten rengi
Hem de ücretsiz.
İnsan dediğin ne kadar para verirsem
O kadar değerlidir diyor.
Susuyorum gerçekler karşısında
Kana kana yalanlara
Duyarsızca.

Yürürken uyuyorum
Uyurken yürüyorum
Kelimeleri yutuyorum tek tek
O televizyonda duyduğunuz derin, tok ses
Boğazdaki yüksek tahrişin eseri.
Sözleri yutmanın
Gerçekleri unutmanın...
Hem seksi, hem güven verici
Kendi olmayan adamın, kapkara balgamı
Nedeni bile belli değil
Uykuya dalıyorum
Elimdeki gümüş toplar yere düşüyor
Ses beni uyandıramıyor
Kanıksama.

13 Şubat 2011 Pazar

Müzik Defterim

Dünyanın en zengin adamıyım
Bankaların hesaplarında biriktirdiği artık meblağları cebe indirdim.
Onurlu bir hırsızım, alnım açık
Resmen sütten çıkmış ak kaşığım
Damla damla akıyor süt kaşıktan.
Kaşık pozisyonu da en sevdiğim pozisyon.
Bekar hanımlara duyurulur...
Her türlü açık ara farkla
Sahibim tüm yeteneklere.
Yetenek şelalesi gibi.

En zengin adamıyım dünyanın
Histerik bir şekilde tekrar edip duruyorum
Kendimi...
Buraya ucuz bir sitkomdan gülüşmeler geliyor
Sahte sahte, para karşılığı, pürü pak
Saf neşe...
En iyi sevişen kız arkadaşım neşe bu arada.
Yine de o eskide kaldı
Bekar hanımlara duyurulur...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Tacir

yelkenlere asıldım derken
kaydı ayağım yuvarlandım
ana rahminin güvertesinden
acil çıkış aldım bir güzel
vurdular bana
ağladım da ağladım

hayaller kurdum küçükten
bir tren makinistiydim bazen
saçma halı desenleri arasında
en hırslı seferini yapardım
kökledim kömürü fazla fazla
yaktım saçma desenli halıyı
vurdular bana
ağladım da ağladım

hayal kurmaya devam ettim
bir pezevenk oldum hayal dünyamda
kabarık kürkler giydim
pazarladım ümitleri
talep eden ümitsiz vakalara
işkence ettim tüm duygulara
vurdular bana
ağladım da ağladım

vurdum şarabın dibine
dudaklarım mosmor oldu
kalbimi dişlerimin arasında çiğnermişçesine
kanadı da kanadı
mosmordu ellerim son gördüğümde
duvarları dövmekten hayallere
osmanlı tokatını çakmaktan
ben vurdum o geri geldi
bu kez ağlamadım
tıkanıp kaldım kendi
alaturka toaletimde.

14 Kasım 2010 Pazar

Tütün

Bazen bakarsın etrafına
Uzanırsın paketine
Bir tane sigara almak için
Boştur ya içi
Genelde hep boş olur
Çok içmişsindir
Biri sönmeden birini yak
Neden diye sormadan
Karanlıkta bir aydınlığın olsun
İzmaritlerin dibini kazı
Bağla eski mektuplara kalan tütünü.
Eski sevişmelerini andırsın
Özletsin kendini.

Sök ciğerlerini al eline
Koy önüne bak biraz
Elini sok derinine
Hatıraları sök çıkar içerisinden
Kokusunu hatırlamak için
Aran dur.
Bulamasan bile
Hayal etsen yeter.

Ara eski günlerini.
Uzat elini.
Bir sigara al paketinden
Olmasa bile içinde.
Gözlerin dolsa bile.
Görüşü kaybetme,
Hayal ederken lazım olur.
Paylaş o sigarayı
Anılarınla.
Hiç olmasa bile.

7 Ekim 2010 Perşembe

Son 5 Dakika

Sahip olduğun her şey ile son bir 5 dakikan olsaydı, ne yapardın? Aslında hiçbir şey yapamazdın. 5 dakika hiç bir zaman yetmez. Son bir defa ona bakmak, gözlerinin içine dalmak, orda kaybolmak, bir daha kendini bulamamak... Hiçbiri işe yaramaz. Zamanı durdurabilseydik keşke. Bir an, gözlerdeki o parlaklığı yakaladığımız bir anda durdurabilseydik zamanı. Belki iş değişirdi o zaman. Bütün duyguları sindire sindire yaşardık.

-Merak : Acaba gitmez mi?
-Heyecan : Ya gitmezse?
-Umut : Gitmeyecektir.
-İnanç : Gitmez.
-sevgi : Gitmemeli.
-çaresizlik : Ne olur gitmesin.
-hüzün : Gitmeseydi keşke.
-acı : ...

Sahip olduğun her şey ile son bir 5 dakikan olsaydı, ne yapardın?
Yanlış anlaşılıp her şeyi kaybetmekten daha kötü bir duygu var mı?
Bu kadar gerçek bir tecrübe var mı daha başka?
Peki ya ruhun en derinine saklayabildiğin başka birşey?
Hayaller ne olacaktır? Yaşam nasıl olacaktır?

Sahip olduğun son 5 dakikadan sonra nasıl ölmeyi tercih edersin?
Uçmayı tecrübe etmek, güzel bir seçenek olacaktır.
O çarpma anında, yine o zaman dursa, yine o gözlerindeki parıltıyı görsem.

Son 5 dakika...
Çabucak akıp gidiyor.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yaşam dediğin şeye bir şekilde bağlanmazsan sürükleniyorsun. Bir şekilde bağlantını koparırsan da en azından yaşamak istemiyorsun. Sürüklenmek bir yerde can sıkıyor. Adamı boğuyor. Boğmakla öldürmüyor, sadece can çekiştiriyor.

5 Ekim 2010 Salı

Leyla

Yahu bir rakı olsam senle
Leylam..
Tek buzun olsam içindeki,
yavaş yavaş da dağılsam şöyle..
Desen ki:
"Nevzatım dağılma,
Kırılırım sana yoksa"
Ben de üzülüp dağılsam ağırlığında
Leylam.

Nevzat desen,
Rakı olmayalım, başka dönsün dünyamız,
Meze olalım derim sana,
Leylam.
Yine çeşitli kafalarda olalım derim,
Hüzün yapalım, hüsran olalım...
Gerekirse neşe de oluruz be,
Ama yeter ki bir olalım.
Ben razıyım haydari olmaya,
yani haydarinin nanesi diyelim..
Zira senin gibi yoğurt bulamam buralarda,
Leylam.

Deklanşör de olayım senin için,
Sen de benim karanlık odam ol,
Leylam.
Yakalayalım tüm pozları seninle,
iç edelim yaramaz çocuklar gibi,
hile yapalım hır çıkaralım.
Ama yine de ben deklanşör olayım,
Sen de benim karanlık odam ol,
Leylam,
Ben söyleyeyim sen de açıl,
yakala tüm anını o hayatın.

Nevzat de bana,
Haykır yol ortasında,
Leylam...
Ben de senin, kavruk delikanlın olayım.
Dalayım her kavganın ortasına...
Kan gövdemi götürsün,
Sen de beni götür,
Artık kendi stilinde yaparsın bunu,
Tabağın kenarını ekmekle sıyırır gibi de olur,
camdaki parmak izini hohlayarak silmek gibi de...
yeter ki olsun,
Leylam..
Olsun da bitsin artık...
Bitmezse olmaz,
Olmazsa olmaz...

Leylam.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Noktalama İsrafı...

Bir adam düşün... Rutin bir hayatı olan. Herşeyden sıkılmış...
Normal bir iş, bir kadın.. Birkaç çocuk..

Herşey sıradanmış..

Rutinlikte kaybolan bu adam, kendini zamanla unutmuş.. Robotlaşmış bir yerde..yeni çağın getirdiği robotlaşma (teknoloji çağı(!)) ve yanında getirdiği bu robotlaşmadan nefret etme furyasına da kapılmış.

Boş hayallere düşmüş, kurtulmak istemiş, herşeyden kaçmak kurtulmak. Ve tabii ki, yapamamış.

Kaderine boyun eğip devam etmiş buna. 40'lı yaşlara kadar bu böyle gitmiş, çocuklar büyümüş vs...
Bir gün eve geldiğinde kapı açıkmış, bir mektup bulmuş, mektubun üstünde el yazısıyla ismi yazıyormuş.

Mektubu okumaya başlamış...

"Yenilikleri sevdiğini biliyorum. Sana yardım ettim ve seni bağlayan şeylerden kurtulmanı sağladım.. Teşekküre gerek yok :)"

yazıyormuş...

Telefon çalmış, yıllarca çalıştığı şirketten kovulduğunu söylüyorlarmış. Tazminatını alması için muhasebe bölümüne uğraması gerekiyormuş..


Şok olmuş, evin içinde çocuklarını aramış, bulamamış... Yatak odasında bir not daha bulmuş.

"Hayatım biz annemin yanına gidiyoruz, hastaymış gelmemiz söyledi..."

Diye bir not..

Ve yine telefon çalmış...

Korkmuş, ama açmış.. Merak tabi...


-...siz misiniz...
-Evet benim, buyrun...
-..karakolundan arıyoruz... Karınız ve çocuklarınız ne yazık ki bir cinayete kurban gitti.. Gasp için eve giren bir kişi karınızı, çocuklarınızı ve annenizi silah yardımı ile vurmuş..

....

Cevap verememiş, donup kalmış oracıkta. Telefonu kapatmış ve koltuğa oturmuş. Düşünceler uçuşmuş ve uçuşmuş beyninde. Kin, nefret, şaşkınlık, üzüntü ve belki de sevinç.

Karmakarışık olduğundan, ne hissettiğini bilememiş. Mektup takılmış aklına...Bakmış bir ipucu bulabilir mi diye...

Hiçbir ipucu yokmuş... İşyerine gitmiş, tazminat için...

Tazminat için çekini alırken nedenini sormak, bağırmak, çağırmak kendini parçalamak istemiş... ama içinde birşeyler bunu yapmasına engel olmuş. Sadece zarfı almış ve açmadan eve dönmüş..

Zarfı açmış.. İçinde alması gerekenden daha yüksek bir meblağ.. ve yine bir not...

"Bu senin istediklerini gerçekleştiremez... Başlaman için bir ivme sağlayıcısı... Ve tamam, teşekkür edebilirsin artık:)"

Adam durmuş.. Nefret iliklerine kadar işlemişti. Bu notu yazanı bulup, parmaklarını tek tek parçalamak gelmiş içinden. "Yavaş yavaş onu öldürmeliyim" diye düşündü."Onu neşterle kanatmadan çizmeliyim. onu kırbaçlara boğmalıyım. Onu...."

Evden çıktığında köşe başında müzik yapıp para kazanmaya çalışan gençler görmüş. Durup onları dinlemiş... dinlemiş... dinlemiş.. Sanki dipteki bir melodiymiş, kuyunun dibindeki suyun sesi gibi akıcı, düşen her ter damlası suyun temposu...

Müzik hızlandıkça, içindeki öfke kabarmış. Müzik dindikçe kalbi boşalmış.. Farketmiş, dokunmuş gerçeğe... En dipteymiş, fakat özgürmüş artık.. Hayatın manası aslında yokmuş, aslında o ne isterse oymuş..

Ve yağmur başlamış..

Yağmurda kaçışan insanları görmüş, hepsi fare yavruları gibi kaçışıyormuş.. Sağa sola... Sudan korkuyorlarmış.. Islanmaktan, batmaktan, ölmekten, yüksekten, hızdan, yalandan... İnsanlar herşeyden korkuyormuş... İnsanlar hayatla boğuluyormuş, yavaş yavaş..

Anlamış, evet dibe inmeden sıçrayamıyormuş insan. Dibe inip toprağı hissetmek, hayatı hissetmek gerekiyormuş... Boşlukta sürekli düşmek işe yaramıyormuş..

..cebindeki çeki çıkarmış, ona bakmış... Karısına ve çocuklarına teşekkür etmiş.. İşyerine teşekkür etmiş...Ve o'na teşekkür etmiş... Etmek zorundayım demiş içinden...

"Gerçekten daha gerçek bu, güzelden daha da güzel.. Hayatta "gerçek"leri görmek kadar güzel birşey var mı?"

diye not düşmüş çekin arkasına..

Otostop çekmiş ve olduğu yerden uzaklaşmış... Bir yerden sonra yürümeye başlamış.. Yürümüş yürümüş ve kendini ait hissettiği yerde medeniyet denen (aslında lünaparkta herşeyi eciş bücüş gösteren aynalardan başka birşey olmayan...) şeyden uzakta bir kulübe inşaa etmeye kalkmış... Bulduğu tüm taşları üstüste koyarak sadece..

Çok fazla yaşamamış orada ama, huzur dolu bir şekilde bu dünyadaki yolculuğunu sonlandırarak başka diyarlara göç etmiş.. Sadece mutluymuş. Salt mutluluğun verdiği huzur...

Editörün notu : Mutluydu işte sonunda, güzel bi hikayeydi. Ailesi ölmedi ayrıca... Arayan O'ydu. Not doğruydu ama adam sadece inanmak istediklerine inandı... Ailesi eve döndüğünde adamı aradı... fakat adam hiçbir iz bırakmamıştı, otostop çekmişti yürümüştü... İz yoktu.. Çeki bozdurmayı hiç denemedi... Çeki bozdurmayı denese sahte olduğunu görecekti... Muhasebeci ise...

Editörün Notu 2 : İç dünyana önem ver.. Dışın sadece onun bir yansıması..

31 Ağustos 2010 Salı

Tanrılar Kurbanını Arıyor!



Manşetlerini düzeltti. Manşetler ceketten bir parmak kadar dışarda olmalıydı. Bu kişiyi zengin gösterirdi. Aynada kravatına son bir ayar çekti. Gerçekten güzel gözüküyordu. Bugün daha da güzel gözükmek zorundaydı, çünkü hepsinden farklı bir gün olacaktı. Yüzü parlaktı, nemlendirici sürmeyi aksatmazdı. Saçlarına 3 ayrı çeşit bakım uygulardı, canlı ve parlak gözüküyordu, aynı şampuan reklamlarında olduğu gibi. İtalyan kesim güzel siyah bir ceketi vardı üzerinde, beyaz gömleği ile bir uyum içerisindeydi.

Siyah ve beyazın yüzyıllar boyu süre gelen eşsiz uyumu.

Bu uyumu sağlamak için savaştık yıllarca...

Beşiktaştaki evinden çıktı, bir taksiye eliyle işaret etti. Arka kapısını açtı ve yavaşça içeri girdi. Taksiciye sakin bir ses ile Kadıköy dedikten sonra kulaklığını kulağına taktı. Vivaldinin 4 mevsimi yavaş yavaş çalmaya başladı.

Akşam üzeri köprü trafiği olağandı. Adım adım gidiyorlardı. Taksicinin homurdanarak bir sigara yaktığını gördü. Normalde karşı çıkardı, bu sefer çıkmadı. Yasaklar çiğnemek için vardır. Yasakları çiğnedikçe anlam kazanırlar...

Kulaklığında Chopin'in 34. operası çalıyordu... Günün ışıkları deniz üzerinde dans ediyorlardı, dalgalar görsel bir ziyafet yaşatıyordu bünyelere, en klişe söylemle.. Köprünün üzerinden İstanbul'un tüm güzelliği görülebiliyordu. Harekete geçmesi gerektiğini anladı ve kulaklığını çıkartarak şöförden durmasını istedi. Şöför bunun yasak olduğunu söyledi, ama yasaklar çiğnemek için yaratılmıştı. Arabanın trafik nedeni ile yavaşladığı bir anda kapıyı açtı ve usulca araçtan indi.

Gözlerin onun üstünde olduğunu hissedebiliyordu. Siyah takım elbisesi ile günün o tatlı ışıklarında gerçekten güzel gözüküyor olmalıydı. İlk korkulukların üstünden, ondan beklenmeyecek bir çeviklikle atladı. Son korkulukların üstüne çıktı. Önce 1-2 saniye boyunca İstanbul'u izledi. Daha sonra vücudunu yola doğru döndü. Gözlerdeki şaşkınlık ve korkuyu görebiliyordu. Gözlerdeki siyah ve beyazın uyumunu görebiliyordu.

Siyah ve beyazın yüzyıllar boyu süre gelen eşsiz uyumu.

Bu uyumu sağlamak için savaştık yıllarca...

Önce kulaklığını taktı, Norah Jones'dan "At Last" başlıyordu. Kollarını açtı, ona doğru yaklaşıp konuşanları duymuyordu. Kendini geriye doğru bıraktı, yüzünde bir gülümseme ile...

Süzüldü..

Süzüldü..

Süzüldü...

İstanbul'u izliyordu, kulağında "sonunda" sesleri ile...

İstanbul baş aşağı süzülürken de çok güzeldi...

Sonra bir şey oldu.. Yavaşlamaya başladı etrafındaki tüm yaşam. Yavaşladı.. Yavaşladı.. Ve durdu. Havada öylece izliyordu İstanbul'u. Martının yarım kalan çığlığını izledi, donup kalan dalgaları izledi, vapurun bacasına yapışıp kalan dumanı izledi, Beylerbeyi sahilinden denize atlayan çocuğu izledi.

İzledi..

İzledi..

Yaşamın hareketine dair herhangi bir iz yoktu. Neler olduğunu idrak edemiyordu. Hayatının sona ermesi gerekiyordu, fakat, saatlerdir, belki günlerdir, oradaydı. Kıpırdama yoktu hayatta, ya da ölümde. Azrail tatile çıkmıştı, Cebrail işini aksatıyordu, Dünya dönmüyordu.

Sonra bir şey oldu.. Karardı herşey. Hiçbir şey göremiyordu, hissedemiyordu. Ölüm böyle birşey sanırım dedi içinden.

Siyah ve beyazın yüzyıllar boyu süre gelen eşsiz uyumunun sonu.

Bu uyumu sağlamak için savaştık yıllarca, kazanamayacağımız bir savaştı...

Siyahın saltanatına ve beyazın büyük hezimetine hoş geldiniz.

Düşünmek için çok zamanı oldu. Neden ölmek istediğini düşündü biraz, aslında imrenilen bir hayata sahipti. İyi bir iş, kabarık bir cüzdan, güzellik, sağlık, mutluluk -herkeste olduğu gibi aslında hayali- ... Bir sorun vardı ama, onu içten içe yiyip bitiren: Anlamsızlık.

Hayatı idrak edememişti.

Bir ara iş demişti kendi kendine, hedefler hayaller diye sürüp gitmişti bu serüven. Yapabileceğinin en iyisini yapmıştı. Bu defter kapanmıştı.

Bir ara hayatımın insanı demişti, kaptırmıştı kendini bir kadına. Onun için herşeyi yapmıştı, tüm benliğini ortaya koymuştu. Yıllar sonra bu kadın saçma nedenlerle bir anda çekip gitmişti. Ah, kadınları anlamak dünyanın en zor işi diyebilirdi. Bu defter de kapanmıştı.

Bir ara idealler, felsefeler demişti kendi kendine. Okumuş araştırmıştı yıllarca. Bir türlü oturtamamıştı kafasında tüm kuramları. En sonunda Eflatun'un dediği gibi, bizim, sadece mağaranın girişine sırtımız dönük oturmaya mahkum olan ve sadece gerçekte olanların gölgelerini izleyenler olduğumuzun fikrini benimsedi. Gerçekleri görmek için ölmek gerektiğine kanaat kıldı.Bu hayat defteri de böylece kapanmış oldu.

Sonra bir şey oldu.. Işıklar görmeye başladı, hareket ediyorlardı. Benliğinde sesler duymaya başladı.. Ardından bu sesler anlaşılır bir forma döndü. Dinlemeye başladı...

"Merhaba,

Korkmuş, şaşırmış, meraklanmış olduğunu biliyoruz. Yaşam döngünü bitirdiğini sanıyorsun fakat yaşam döngün bitmedi, hayata devam ediyorsun...

Bir deneyin ortasındaydık, kozmik ipçikler ve bir kara deliğin yardımı ile oluşturduğumuz muazzam çekim gücü ile uzay-zaman düzlemini bükmeyi başardık ve arada bir kurt yeniği oluşturarak zamanda yolculuğu gerçekleştirdik. Deneyi yaptığımız anda daha önce ön görmediğimiz bir enerjisel tepki ile karşılaştık. Bedeninde taşıdığın enerji, sizin tabirinizle ruh, aynı anda başka bir boyuta geçmeye çalışıyordu, ve bu iki zıt muazzam enerjinin çakışması evren üzerinde büyük bir yüklenmeye sebep oldu ve evren durdu.

Bu durumu çözmek için yıllarca çalıştık, ve nihayetinde çözümün, yaşadığın son günü sonsuz bir döngü içinde yaşaman olduğunu tespit ettik. Böylece kaybolan enerjiyi dengeleyebileceğiz. Şimdi seni yaşadığın son güne taşıyacağız. Hiçbir şey hatırlamayacaksın. Bu durumda senin adına üzgün olduğumuzu belirtmek isteriz. Evrenin devamlılığı için bu gerekiyor."


Şaşkınlığı son derece kısa sürebildi. Tüm evrenin kurbanı o olmuştu. Belki de hayatının anlamı buydu. İlginç bir şekilde mutlu olduğunu hissetti. Ve bilincini yitirdi...

*****

Manşetlerini düzeltti. Manşetler ceketten bir parmak kadar dışarda olmalıydı. Bu kişiyi zengin gösterirdi. Aynada kravatına son bir ayar çekti. Gerçekten güzel gözüküyordu. Bugün daha da güzel gözükmek zorundaydı, çünkü hepsinden farklı bir gün olacaktı. Yüzü parlaktı, nemlendirici sürmeyi aksatmazdı. Saçlarına 3 ayrı çeşit bakım uygulardı, canlı ve parlak gözüküyordu, aynı şampuan reklamlarında olduğu gibi. İtalyan kesim güzel siyah bir ceketi vardı üzerinde, beyaz gömleği ile bir uyum içerisindeydi.

Siyah ve beyazın yüzyıllar boyu süre gelen eşsiz uyumu.

Bu uyumu sağlamak için savaştık yıllarca...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

sek rakı ile tek buz

gel kardeşim,
Otur şöyle konuşalım biraz.
dertliyiz belli ki,
rakıyı uzat, buzumuzu da koyalım.
tek buz ha, rakıyı şımartmamak lazım.
sek rakıyla tek buzun aşkını izle.
nasıl da sevişiyorlar birbirleriyle,
yavaş yavaş,
tadını çıkarta çıkarta,
birisi yok olacak yakında.
rakı kalacak yalnız başına.
Acele etmeye gerek yok,
Vakit çok...

Bak kardeşim,
sen hiç oturdun mu şöyle,
yalnız başına,
öne eğdin mi başını hiç?
hayatı harcamadık mı birlikte?
bozdur bozdur harca misali,
fazla ciddiye alıp lafı,
tüm anlarımızı bozdurmadık mı?
ha, bir de zamanlar
kafa farkına uğramadı mı?
değerini kaybettiler bozdururken.
harcadığımızı da bilemedik zaten.
öne eğ başını bir düşün,

kendine bak kardeşim.
resimlerine bak zaman zaman,
hissettin mi o resimlerdeki sen,
sen değilsin artık.
yabancılaşmak diyorlar buna hani,
bence kaybetmek o ruhunu,
ölmek o bir anlamda,
rakına bak,
beklettiğinde nasıl beti benzi attı,
içmeni bekliyor ki yalnızlıktan kurtulsun,
değişmiş,
içi geçmiş belli ki...
işte böyle birşey bu,
sen sen değilsin,
rakı rakı değil.

rakıyı tazele kardeşim,
mezelerden de al biraz ağzın tatlansın,
tuzu eksikse yüzündekilerden damlat biraz,
tat kazansın, senden benden biri olsun o
değerini bilelim kardeşim,
sen seni kaybederken,
ben bileyim hala aynısın,
haydarinin içinde.

bak kardeşim,
sana son bir tavsiye,
eğ başını öne,
bak bir resmine,
bir sigara yak,
bir soluk çek ondan,
cılız ciğerinle,
yapabildiğince.
O zaman göreceksin,
ağlamak daha zor,
gözünü kapatmadan.
derin derin bak resmine.
kendinden birşey bulursan da beni ara,
rakına buz bulurum ben yine,
kafanı hiç yorma.

Acelen ne kardeşim,
ölüm kaçmıyor,
yanıbaşında.

Bu yazının başlığı yok

Bu yazının cümleleri de yok aslında.
Bu kadar büyük bir karmaşayı cümlelere dökmek imkansız gibi.
O yüzden kalemim ol isterdim,
Tükenmeyen, bitmeyen
Ellerimden kayıp gitmeyen..
Nasır olsun tuttuğum ellerim,
Orda olduğunu bilmek bile yeter.
Bittiğinde biraz hohlasam sana,
Arkandan üflesem.
Yeter bana.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Aşk

Aşk bir yarıştır.. Koşturup yorgun düşersin. Kendinden vazgeçmen gerekir, ve bunu yaparsın. Eksildiğinin farkına varmadan.

Aşk üstünlüğünü kanıtlama çabasıdır... Sevgili sevgilin üzerinde istem dışı bir baskı kurmak istersin. Sevgili sevgilin bu baskıyı karşılamaya çalışır, oyun sürer gider.

Aşk bir iktidar mücadelesidir...Ama iktidar da kaygan bir olgudur. Dizginleri eline alan, karşısındakini ezer ezer. Küçük zaferlerle başlar, zamanla bu zaferleri büyütür iktidar sahibi. Tüm olanakları kullanır tüketmek için. Tükettiği zaman da komple yok etmek için. Bu büyük bir hazdır. İçgüdüseldir çünkü. Karşındaki kişiye güçlü olduğunu kanıtlamak...

Aşk ise farazi bir olgudur. Uydurmadır. Biz yarattık aşkı. İçgüdüler her zaman baskın gelir. Aşk söner gider.

Aşk fizyolojiktir, hormonlar çalışır, endorfin patlaması yaşanır. İyi hissedersin, bağımlısı olursun o endorfinin. Zamanla bu salgıya vücut duyarsızlaşır, algı tembelleşmesi denir buna. Ve o zaman hep daha fazlasını istersin. Ama hiçbir zaman aynı tadı vermez. Böylece başka yöntemler denersin, herşeyi yıkmak ve yeniden aşık olmak gibi..

Altın vuruş yaptığında ruhundan birşeyler eksilir, kopar gider, yok olur. O zaman da bozulma başlar. İnsanlığı yitirmek için birebirdir aşk.

Aşk, izmaritteki son nefes gibidir. Çekmeye çalışırsın. Fazla çekersen dudakların yanar, az çekersen tadını alamazsın.

13 Ağustos 2010 Cuma

Yine-yeni-yeniden em(p)rati

Sana kalma demeyeceğim,
Ama kalma, git lavinya...
Çok değişti herşey sen yokken burada
Kuşlar homurdanır, köpekler mırıldanır oldu.
İyi de oldu hani,
Kaybolabilir oldum, kendi kabımda...
Gerçi o kabın da her tarafı
yamalı, yamalı...
-Sorun değil, iş görsün yeter.
İşgören yerleri de körelmiş.
Sen gittin diye olmadı bütün bunlar gerçi,
Kasnakta, oya işleyen anamdı,
İğneyi batırdı,
Ağladı gergi...
Sen de kal, bir parçamı da sen parala derdim,
Ama yapamam, yapmam, olmaz...

Sana kalma demeyeceğim,
Ama kalma, git lavinya.
Borçlar boğaza kadar vardı
Hatta çayını içti emirganda,
Yolunu aldı...
Gerçi selam etmeyi unutmamışlar bana,
Teker teker sormuşlar,
"Nerede vaatlerin", diye...
Sakladım onları,
Neresinden tutsam elimde kaldı...
-Sorun değil, iş görsün yeter.
Ha, seni de sordular tabi,
Cevap için afilli bir mektup yazdım
Kenarları yanık, hafif is kokulu...
Labil bir metal parçasına vurdum,
Attım içine kutunun.
Ama, haberin yoktur senin...
Olmaz da zaten, tek günde gider,
tek solukta okunur, tek celsede boşalır...
Boşanır gider, bekleme o yüzden, söylemeyeceğim...
Kalma demeyeceğim sana,
O yüzden, kalma, ne olur git lavinya.

alt-üst

Altmetinlerde saklanırdım hep,
İki üç harfin altında,
O kelime senin, bu kelime benim -vermem-,
Aktarılıp durdu anlamım...
Artık anlamı yok altmetinlerde saklanmanın,
Hatta metin olmanın..

Koşturup durdum o kapı senin,
Bu kapı benim-vermem-...
Ben yoldayken izlerdi,
Meraklı gözler anahtar deliklerinden,
Anlamazdım...
Artık anlamı yok kapı eşiklerinde oturmanın,
Hatta kapıların kollarını kırmanın...

Benlik, bilinç hep birbirine girdi,
Beş en bir ka...
Bir kalabalık koşuşturdu kelime oyunlarında,
Anahtar deliklerinin hepsine anahtar soktular.
Kapılar kilitli, insanlar yok, çok...
Anlamı yok, sadece bildiğimiz kadarı bu koca dünya,
Hatta onu da bilmiyorum, bildiğimi unuttum.
Yeniden başlat...

anal-etik geometri

paralel hayatlar var,
yaşıyoruz hep.
iki ucundundan tutup
-kesiştiremiyoruz.
Uzaktan bakarak selam ediyoruz bazen,
iki el hareketi...
bir göz kırpma...
ve bir kıvılcım,
gözbebeğinin en karanlık yerinde...
Yakıyor bütün doğrularımızı,
Nokta nokta küllerimiz oluyor,
Tüm evrene yayılmış en ufak şeyler,
En azından paralel değiliz artık,
Son noktalarımız çok artık...
Ama hiçbiri 5 para etmez,
Doğru değil hiçbirşey...